Küllerinden Doğan Nefret
Chapter 3 — Kül Olmuş Güller ve Unutulmuş Yeminler
Asya, elindeki solmuş gül yaprağına ve Tarık'ın bıraktığı notun iğneleyici kelimelerine bakakaldı. Kalbi göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpınıyordu, hem korkudan hem de tarifsiz bir öfkedendi bu çarpıntı. Tarık'ın bir anlığına da olsa kapısını aşındırması, onu bir anlığına da olsa gafil avlamıştı. Kendini toparlaması uzun sürmedi. Bu adamın tehditleri, sadece boş sözlerden ibaret değildi; her hareketi, her kelimesi, karanlık bir planın parçasıydı. Can'a güvenmişti, onunla birlikte bu oyunun kurallarını öğrenmeye hazırlanıyordu. Şimdi ise Tarık, bizzat gelip, oyun alanını kendi kurallarıyla yeniden çizmişti.
“Demek beni bekliyordun,” diye fısıldadı kendine. Sesindeki titremeyi bastırmaya çalıştı. O eski fabrika... Tarık neden orayı bu kadar önemsiyordu? Babasının şirketiyle bir bağlantısı mı vardı? Yoksa sadece Asya'yı korkutmak için mi bu kadar uğraşıyordu? Mavi kadife kutu, Selim Bey’in getirdiği o gizemli hediye, hala malikanenin sessiz odasında duruyordu. İçindeki solmuş gül ve notun anlamı, Tarık’ın bu son hamlesiyle daha da karmaşıklaşmıştı. Her ipucu, onu daha da büyük bir bilmecenin içine çekiyordu.
Asya, notu buruşturup çöp sepetine fırlattı. “Beni korkutamazsın,” dedi daha yüksek sesle, sanki Tarık bunu duyacakmış gibi. Ayağa kalktı, pencereye doğru yürüdü. Dışarıda, akşamın alacakaranlığı malikanenin bahçesini yavaşça yutuyordu. Tarık’ın uzaklaştırma kararı hala geçerliydi. Peki o, bu kararı nasıl hiçe saymıştı? Polis nerede, adalet nerede? Yoksa Tarık, kanunların bile işlemediği bir alemde mi yaşıyordu?
Telefonunu eline aldı, Can’ı aradı. “Can, Tarık geldi,” dedi nefes nefese. “Kapıdaydı. Bir not ve solmuş bir gül bıraktı. Eski fabrikayla ilgili bir şeyler söyledi sanırım, tam anlayamadım. Ve uzaklaştırma kararına rağmen buradaydı!”
Karşı taraftan gelen ses telaşlıydı. “Sakin ol, Asya. Hemen geliyorum. Sakın dışarı çıkma. Seni yalnız bırakacağımı mı sandın?”
Asya telefonu kapattıktan sonra derin bir nefes aldı. Can’ın sesi ona biraz olsun güven vermişti. Ama Tarık’ın gözlerindeki o soğuk ifadeyi unutamıyordu. O gözlerde sadece intikam değil, başka bir şey daha vardı; bastırılmış bir acı, belki de bir umutsuzluk. Ama ne olursa olsun, Asya bu evliliğin bir tuzak olduğunu biliyordu ve bu tuzaktan sağ çıkmak zorundaydı.
Gece ilerledikçe, Asya malikanede tek başına dolaştı. Her gölge, Tarık’ı çağrıştırıyordu. Babasının ona bıraktığı bu miras, şimdi bir hapishane gibiydi. Tarık’ın planı neydi? Neden onu bu kadar aşağılamaya çalışıyordu? Belki de bu sadece bir başlangıçtı. Belki de Tarık, onu daha da büyük bir acıya sürüklemek istiyordu. Bu düşünceler zihnini kemirirken, salonun ortasındaki piyanonun kapağının aralık olduğunu fark etti. Oraya hiç dokunmamıştı, babası sadece ona bakmasını ve çalmaya çalışmamasını söylemişti. Kapak, sanki bir el tarafından hafifçe aralanmış gibiydi. Merakına yenik düşen Asya, yavaşça piyanonun başına oturdu. Parmağı, tozlu tuşlardan birine dokundu. Yumuşak, melankolik bir ses odayı doldurdu. Bu sesi hep sevmişti, babasının çaldığı zamanları hatırlatıyordu. Ama şimdi, bu melodi, Tarık’ın karanlık gölgesiyle iç içe geçmişti.
Aniden, piyanonun içinden bir şeyin kaydığını fark etti. Parmakları tuşların arasında dolaşırken, küçük, yıpranmış bir fotoğraf buldu. Fotoğrafta küçük bir çocuk, babasının kucağında gülümsüyordu. Çocuğun gözleri... Tarık’ın gözleriydi! Ve babası... Bu adam, Selim Bey’di! Bu nasıl olabilirdi? Selim Bey, Tarık’ın babası mıydı? O zaman mavi kadife kutudaki mesaj, Tarık’ın kendisinden değil, Selim Bey’den mi geliyordu? Tüm taşlar yerine oturmaya başlarken, Asya dehşet içinde fotoğrafı tuttu. Tarık’ın intikamı, sadece kurumsal bir savaştan daha fazlasıydı; bu, geçmişten gelen bir hesaptı ve Asya istemeden de olsa bu hesaba dahil edilmişti. Kapı zili çalmaya başladı. Hızlı ve ısrarcıydı. Kim olabilirdi bu saatte? Can mı? Yoksa… Tarık mı?
Asya aceleyle ayağa kalktı, fotoğrafı cebine sıkıştırdı ve kapıya doğru ilerledi. Yüzünde neşeli bir ifade takınmaya çalıştı, ama kalbi hala hızla çarpıyordu. Kapıyı açtığında karşısında gördüğü kişi onu dondurdu. Kapıda, elinde solmuş güllerle, yüzünde tarifi imkansız bir hüzünle Tarık duruyordu. Gözleri, Asya’nın gözlerine kenetlendi. “Asya,” dedi fısıltıyla, sesi titriyordu. “Bunu sana vermek zorundayım. Affet beni…”